Salı, Temmuz 25, 2006

Zeynep Hanım bizi hep kandırdınız

Zeynep Oral, 30 yılını verdiği Milliyet'ten uzaklaştırılmasını bir türlü içine sindiremedi, 2001 yılından beri sadece dert yanıyor. Edebiyat çevrelerinde 'Güzel Zeynep' olarak bilinen, tanıdıkları tarafından kalbi de kendi de 'güzel' diye anlatılan Oral şimdi de işten atılmasını kitaplaştırdı. Meslek Yarası'nda uğradığı haksızlıktan dert yanıyor.

İşin haksızlık boyutunu anlamak epey güç. İşverenin inisiyatifine kalmış bir karar sonuçta. Herkesi de üzer elbette. Ama yılların gazetecisi Oral'a beş yıldır aynı sebepten dolayı durmaksızın ağlamak yakışıyor mu, tartışılır.

İnsanların da miadı dolabiliyor, okurun, 'müşterinin', dönemin değişen taleplerine göre başka malzemelere, şahsiyetlere ihtiyaç duyulabilir. Aynı yerde 30 sene çalışan insanların da kendini güncele adapte etmesi epey zor.

Kaldı ki, dergicilik, gazete yazarlığı beden enerjisiyle de ilgili. 30 sene sonra birinin geçmişteki kadar kuvvetli bir haber ağına sahip olması, yazı peşinde koşması, telefonlar açması, koşturması o kadar da kolay olmayabilir. Gençlik enerjisi diye bir şey de var.

Bugün Zeynep Oral'ın Kutluğ Ataman'ın yaptığı sanatı anlayabileceğini, anlatabileceğini düşünebilir miyiz? O hala Yıldız Kenter'de kalmıştır büyük ihtimalle, oysa günümüz sanatı hem Kenter'in geçmişini bilip hem de bize MoMA'yı anlatacak kişilerin varolmasını şart koşuyor.

Kısaca 'Şimdi yeni sözler söylemek lazım' diye de özetleyebiliriz.

Oral'ın ve çevresinin içine battığı elitizm bugün geçerli değil. Televizyonla beraber bunlar yıkıldı, kameralar her tarafa girip gerçeği gösterince onun yazdıkları doğru değildi. Anladık ki Zeynep Orallar bizi meğerse yıllarca kandırmış. Mesela onlar için sadece Robert Kolej'den çıkanlar sanatçıydı. Zeki Alasya veya Göksel Kortay gibi haddinden fazla değer biçilmiş insanlar önümüze sürüldü. Sesi olmayana ses sanatçısı, kitap yazamayana büyük romancı dediler. Kopyacılara ressam, heykeltıraş damgası vurup önümüze sundular. Üstelik bizim kültürümüz de değildi, kaba bir Batı taklidiydi. Bu yüzden de Anadolu'dan kimsenin çıkmasına izin vermediler.

30 yıl boyunca Zeynep Oral'ın yaptığı bize yalan bir dünyayı anlatmak oldu. İşin garibi bu habercilik de değildi, zira haber doğruyu, yalın gerçeği kamuoyuna vermektir. Bu yüzden de marjinalleştiler, Milliyet Sanat dar bir çevrenin mektuplaşma mecraı oldu.

İşin garibi, kendilerini solcuyuz diye yutturdular ama solla uzaktan yakından alakaları da yoktu. Solu da bulandırdılar.

Bugün Zeynep Oral Meslek Yarası'nı anlatırken, aslında onun mirasını tartışmak daha doğru: Bize ne bıraktı? Açık konuşalım, Oral'ın medyadaki varlığının tek sebebi güzelliğiydi. Güzel kızların gazeteci yapılmasının başlangıcıydı o.

O yüzden de bugün yazdıkları, eleştirileri veya sanata etkisiyle değil sadece ağlamasıyla konuşuluyor. 30 yıllık bir gazeteci, işsiz kaldığı beş yıl boyunca bize yeni kitaplar, yeni dergiler, yeni açılımlar sunmak yerine sadece işten atılmasını anlattıysa bir sorun vardır ortada. Yoksa, tek malzemesi bu muydu?

Ben Zeynep Oral'ın kendi 'meslek yarası' açısından söz hakkı olduğuna da inanmıyorum. 30 yıl bir gazetede çalışan ve başına hiçbir şey gelmeyen birinin yetenekleri veya başarısıyla o süreyi doldurduğunu düşünmek pek mümkün değil. Ama daha önemlisi, 12 Eylül'den sonra veya 90'larda birçok kişi tasfiye edilirken, insanlar bina kartları iptal edilip başlarında güvenlikle masalarını boşaltmaya zorlanırken Oral'ın nerede olduğunu da sorgulama hakkımız var. Haklı olduğu tek bir nokta işine son veriliş biçimi. Ve maalesef Mehmet Y. Yılmaz bunu hep yaptı.

Peki, sadece Beyaz Türkler'in canı yanınca mı bu bir kitap konusu oluyor?

Oral'ın ağlaması ise tipik bir aydın tepkisi. Osmanlı Münevverleri'nden Cumhuriyet Aydını'na bir miras sadece ağlamak ve para istemek. Oral bu kadar haksız olduğunu düşünüyorsa beş sene boyunca örgütlü bir hareket başlatır, açlık grevi yapar, gazetecileri mücadeleye teşvik ederdi.

Ama benim anladığım onu en çok rahatsız eden işsiz kalmasından ziyade artık bir sanat tekeli olamaması, Nişantaşı'ndaki eski iktidarını sürdürememesi. Oysa o 30 yılda kafasını Nişantaşı'ndan biraz çıkarsaydı, sanat anlayışını kısıtlı bir çevreyle sınırlamasaydı, popülerden nefret etmeyip, halkı bu kadar uzaklaştırmasaydı - kim bilir...

Meslek Yarası'nda biraz da özeleştiri yapıp, toplumun sanattan bu kadar kopuk olmasında kendi sorumluluğundan da dem vursaydı keşke... Ama yapmadı, bu yüzden de kendi hayali dünyasının içindeki bu bu yaraya da üzülemiyorum.

Nişantaşı kahvelerinde oturmayı kendilerine rehber alanlar Türkiye'de cüceleşmeye mahkumdur. Ve Anadolu'nun güzel bir lafı vardır, Zeynep Orallar bilmez: Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla.

Hiç yorum yok: