Delikanlı,
Bir okurunuz değil, 'müşteriniz' olarak 24.07.06 tarihli “Zeynep Hanım bizi hep kandırdınız” başlıklı yazınız üzerine birkaç söz söylemek istedim.
Aynı yerde 30 sene çalışan insanların da kendini güncele adapte etmesinin zor olduğunu yazmışsınız. “Gazeteci”, herhangi bir işyerinde çalışan kişi değildir. Bu size öğretilmemişse hayırlı dolaşmalar dileriz.
Dergicilik, gazete yazarlığı beden enerjisiyle ilgili olsaydı, bu meslek sizin gibi neyi nasıl diyeceğini bilemeyen deneyimsiz gençlerle dolardı. Herhalde sırtında kameralarla dolaşan “muhabir” ile karıştırıyorsunuz. Söylediğiniz gibi, “kuvvetli bir haber ağına sahip olmak” esasında deneyim ve geçmiş gerektirmez mi?
Aynen “Kutluğ Ataman”ın sanatını anlamak için önce Yıldız Kenter’i anlamak gerektiği gibi. İnsan “okuma”ya önce klasiklerden başlar.
Televizyonla beraber, batan şey “elitizm” değil, “genel kalite düzeyi”dir. Tabii batanla beraber batılınca, insan battığının farkında olmaz.
Haddinden fazla değer biçildiğini söylediğiniz sanatcılar olmasaydı, bugünün haddini bilmeyen sanatcıları da olmazdı. Bizim kültürümüz değildi diyerek de; kültürün evrensel olduğunu dahi bilmediğinizi ortaya koyuyorsunuz.
Zeynep Oral’ın 30 yıldır yaptığı habercilik değilmiş. Öyle... Zeynep Oral meslekteki ilk yılları dışında haberci değildi ki? Yazar, eleştirmen ve yorumcudur. Hadi Zeynep Oral’ı bir kenara bırakalım, Milliyet Sanat bu memleketde bir “numunedir”. Hakkını yemeyin, ağabeylerinize sorun.
Sol görüşü eleştirebilirsiniz tabii ki. Ama kimin ne kadar solcu olduğunu sorgulamak öyle her babayiğidin işi değildir. Bu insanlar 70 leri-80 leri içinde yaşadılar. Solcu olmak sadece hapse girmek, sürgüne gitmek, kerpiç duvar önüne çömelip saz çalmakla mı tescil oluyor?
Zeynep Oral size ne bıraktı? Hiçbir şey tabii! Okuru müşteri olarak gören kişiye ne bırakılır. Onun bıraktıklarını alan aldı. Size kalmamış maalesef.
Medyadaki varlığının tek sebebi güzelliğiydi demekle, içinde bulunduğunuz mesleğe en büyük çamuru attığınızın farkındamısınız? Ne güzellikmiş bu ki, otuz yıl tükenmemiş...
12 Eylül’den sonra neredeydiye cevap; açın Barış Derneği davasının Sıkıyönetim Mahkemesi kayıtlarını da bakın. O yılları bir yetişkin olarak yaşamış olmanıza yaşınız elvermeyebilir. Ben de 1700 lerde yaşamadım, Fransız İhtilali’ne şahit olmadım. Ama okuyunca, ne olmuş, kim neredeymiş öğrendim. Siz de okuyunuz. Gençlik enerjiniz size yardım eder. Sakın kanmayın “kameraların her tarafa girip, gerçeği gösterdiği” yalanına. “Rating” ile “gerçek” arasında dağlar kadar fark var. Darfur’da ne olup bittiğini hangi kamera kime gösterdi? Mesela...
“Sanat”ın tekeli, mekeli, hiçbirşeyi Nişantaşı’nda olmadı. Sanat zannettiğiniz, Nişantaşı’ndaki iki-üç resim galerisi değildir üstad. Nişantaşı’nda elle tutulur tiyatro salonları bile olmadı. Bir tane Konak sineması vardı, o da kalmadı. Onu da ağabeylerinize sorun.
“Popüler” ile kol kola olan, popcu olur. Pop, bir eğlence türüdür. Sanatla ne alakası var beyim? Koskoca Beatles bile çıkıp, biz sanat yapıyoruz dedi mi? Şimdilerde, sahnede olan herkese “sanatcı” diyor ya kameralarınız, o sizi yanıltmış. “Sanatcı” ile icracı farklıdır. Halka yaklaşmakla, halkı çekmek arasında da dağlar kadar fark var. Yaşınız icabı gözleyememişsinizdir, yine öneri, okuyun. Türkiye’nin geldiği nokta “halk dalkavukluğu” sayesindedir.
Tahminen bir defa Zeynep Oral’a Nişantaşı’nda bir kahvede rasladınız. Tabii bilgileriniz sadece gözleme dayandığı için, onu hep orada oturup durur sanıyorsunuz. Kendileri Diyarbakır’da da şahsen tanınırlar. Hadi orada rastlama imkanınız yok ise, kendisinin gezi kitapları var, bir göz atın.
Doğal olarak, Zeynep Oral ve onun gibiler tasfiye oldukca; medya, bilgiden çok gözleme dayanan kalemlere kalıyor. Olsun, ne gam! “Müşteri” böyle istiyor.
Saygılarımla,
asudi@...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder